Yaklaşık altı yıl önce danışmanlığını yaptığımız çokuluslu bir şirketin yönetim kuruluna Y Kuşağı hakkında kısa bir sunum yapmıştım. Sunum tamamlandıktan sonra kurulun yabancı üyelerinden birinin, “Eğer bu çocuklar hocanın anlattığı özelliklere sahiplerse, bizim kültürümüze zarar verirler, bu bakış açısına sahip olanları işe almayalım, gerekirse kadrolar boş kalsın” dediğini hatırlıyorum.

O dönemde bir üst düzey yöneticinin, bir nesli tümüyle reddetmesi beni hayrete düşürmüştü. Fakat zaman içinde benzer bakış açılarıyla o kadar çok karşılaştım ki, artık tam tersi, yani Y kuşağını kucaklayan, onları bir değer, bir fırsat olarak gören yöneticiler beni hayrete düşürüyor.

Maalesef gençlere, bakış açılarına değer vermiyoruz. Sürekli olarak onları daha iyi yönetmenin, onlar üzerinde nüfuzumuzu artırmanın yollarını arıyoruz. Hiç “Y Kuşağından Öğrenebileceklerimiz” konulu bir eğitimle karşılaştınız mı? Sanmam.

Gezi olayları, Y ve Z kuşaklarının bencil ve sorumsuz olmadıklarını, anlamlı bir amaç için kişisel çıkarlarını bir kenara bırakarak mücadele edebileceklerini gösterdi.Türker Baş

Gençlik yıllarıma döndüğümde, X Kuşağı olarak mevcut düzene uyum sağlamakta pek güçlük çektiğimizi hatırlamıyorum. Bize dayatılan norm ve değerleri itirazsız kabullenmiştik. Şimdi aynı şeyi Y’lerden ve yeni yetişen Z’lerden bekliyoruz. Fakat onlar, kendi kurallarını kendileri yazma konusunda ısrarlılar. Gezi Parkı’nda yaşananlar bunun en somut göstergesi.

Sürekli sorguluyorlar. Alınan her kararın nedenini anlamak istiyorlar. “Büyüklerimiz en iyisini bilir, en iyisini yapar” anlayışını kabul etmiyorlar. Tabii bu durum büyükleri rahatsız ediyor.

Ayrıca büyüklüğün, otoritenin seviyesi onları hiç ilgilendirmiyor. Gezi Parkı’ndakine benzer bir itirazı, sadece yansıları “tıklamak” için yer aldıkları bir yönetim kurulu toplantısında rahatlıkla dile getirebiliyorlar.

Y ve Z kuşaklarını harekete geçirmek istiyorsak; öncelikle kurum, departman olarak yaptığımız işi, topluma sağladığımız katkıyı gözden geçirmemiz gerekiyor.Türker Baş

Eski köye yeni adet getirmekten çekinmiyorlar. “Eskiden beri böyle yapıyoruz, işin yapılma şekli bu” gibi gerekçeler onları tatmin etmiyor. Doğru bildiklerini uygulamaktan çekinmiyorlar.

Yalnız yapılan işi değil, sistemi de sorguluyorlar. Bir şirkette çalışmaya başlamaları, o şirketin tüm kurallarını kabul ettikleri anlamına gelmiyor. Onlar için evrensel değerler, bırakın şirket kurallarını, kanunların dahi önünde geliyor.

Baskı ve statükodan nefret ediyorlar. Bu yolda herkesi karşılarına alabiliyorlar. Şirkette büyük bir çoğunluğun “A” demesi, onların “B”de ısrar etmelerine engel değil.

“Kötünün iyisi” gibi bir bakış açısına sahip değiller. Örneğin bir şirketin benzer şirketlerden daha iyi çalışma şartları sunması, bir yöneticinin alternatiflerinden daha başarılı olması onları tatmin etmiyor.

Bizim bildiğimiz tarza bir minnet duyguları yok. “Seni ben işe aldım”, “Şu konuma getirdim”, “Kişisel gelişimine katkı sağladım” gibi ifadelere kredi vermiyorlar. Evet, belki yapılanları takdir ediyorlar, fakat kendilerini ne kişilere, ne kurumlara karşı borçlu hissediyorlar.

Özetle “zor bir nesil”.

Zor bir nesil, çünkü alıştığımız şablonlara uymuyorlar.
Zor bir nesil, çünkü konfor alanlarımıza müdahale ediyorlar.
Zor bir nesil, çünkü evrensel değerlere bağlılıkları onlarla mücadele etmemizi güçleştiriyor.

Bu nedenle onları;
“Kayıp nesil” olarak tanımlama, yok sayma, bilmedikleri ve öğrenmek istemedikleri politik oyunlarla devre dışı bırakma eğilimine giriyoruz.

Şimdilik büyük ölçüde “başarılı” da oluyoruz. Ancak bu “başarı” aynı zamanda onların güçlü potansiyelinden yararlanma imkânımızı yok ediyor. İşleri bildiğimiz gibi yürütme inadımız, (abartmıyorum) şirketlerin sonunu hazırlıyor.

Peki ne yapılabilir?

Gezi olayları, Y ve Z kuşaklarının; kitap ve eğitimlerde vurgulandığı gibi bencil ve sorumsuz olmadıklarını, anlamlı bir amaç için kişisel çıkarlarını bir kenara bırakarak mücadele edebileceklerini gösterdi.

Bunun için eğer Y ve Z kuşaklarını harekete geçirmek istiyorsak; öncelikle kurum, departman olarak yaptığımız işi, topluma sağladığımız katkıyı gözden geçirmemiz gerekiyor.

Eskiden para kazanmak için işe girer, “para kazanmak için iş yapardık”. Bu önermeyi kimse sorgulamazdı.

Şimdi gençler “iş yaptıkları için para kazanmak” istiyorlar. Para hâlâ önemli, fakat yalnız başına yeterli değil. Bağlılık ve motivasyon sağlamıyor. Fakat bunu görmek istemiyoruz.

Çünkü bir, iki okul yaptırarak, fakir çocuklara yardım yaparak, sanata, spora sponsor olarak günahlarımızdan arınmaya alıştık. Gezi Parkı’ndaki direnişi desteklerken aynı tutumu şirketimizde görmeye tahammül edemiyoruz.

Fakat Kurumsal İtibar Danışmanı Salim Kadıbeşegil’in de vurguladığı gibi: “Oyun Bitti”. “Yeni Oyuna”, “Yeni Kurallara” alışma zamanı geldi. Hatta geçiyor!

Yorum Bırakın

Ne düsünüyorsunuz ?

Kim siniz ?

Teşekkürler. Sizi en kısa zamanda bilgilendireceğiz.
Teşekkürler. Sizi en kısa zamanda bilgilendireceğiz.
Teşekkürler. Sizi en kısa zamanda bilgilendireceğiz.
TÜRKER BAŞ BÜLTEN
Gelişmelerden zamanında haberdar olun!
Bilgileriniz hiçbir şekilde üçüncü kişilerle paylaşılmayacaktır.